20 Mayıs 2021 Perşembe

2. Dünya Savaşı Doğu Cephesinde Almanya'nın Kaybetme Sebepleri ve Doğru Bilinen Yanlışlar

 Bu yazının konusu 2. Dünya Savaşında Almanların neden Sovyetlere kaybettiği ve bununla ilgili ortaya atılan iddiaların doğru olup olmadığıdır. Öncelikle bu akademik amaçlı bir yazı değildir o yüzden daha verimli bir yazı olması muhtemel. Akademisyenler-yurtdışındaki işinin ehli olanları ve Türkiye'de sayısı nadir olan iyilerini ayrı tutarak- ne sike derman olmuşlar ki? Akademik bir yazı olmadığı için tek tek kaynakça veremem hatırladığımı yazarım. Doğruluğunu tespit etmek istiyorsanız okuyun ipneler. Yazı sonunda okumanız için savaşla ilgili kitapları da veririm. Şimdi yazıya geçelim. 


1- Almanlar kış yüzünden kaybetti. 


Bu iddia son zamanlarda tersine dönmüş ve Almanların kış yüzünden kaybetmediklerini şanlı Sovyet ordusunun Almanları sikerttiği internet ortamında dönmeye başlamıştır. Fakat götveren komunistler inkar etse de Almanların yenilmelerinde kış önemli bir etkendir. Özellikle sonbahar ve kış başlarında yağan yağmur ve at yarra Sovyetlerin sikten altyapısı yüzünden tekerlekli araçlar çamura saplanmıştır ve intikal zorlaşmıştır. Alman tarafında da tırtıllı araçların önemi fazladır fakat tekerlekli araçlar da fazla sayıdadır. Dolayısıyla bu konuda yani çamur konusunda Almanlar bir sikertme yemiştir. Şimdi Guderian babadan bir alıntı verelim.


6/7 Ekim gecesi kışın ilk karı yağdı. Ancak bu kar yerde fazla kalmadı ve her zaman olduğu gibi yollar dipsiz birer çamur kanalı haline geldi. Bu yollarda araçlarımız ancak sümüklüböcek hızıyla ilerleyebiliyor ve bu durum motorlarda büyük ölçüde aşınmaya yol açıyordu. Kışlık giyim isteğinde bulunduk (bu isteği daha önce de yapmıştık). Fakat ileride verileceği karşılığını aldık; üstelik bu türden gereksiz isteklerde bulunmamamız emredildi. Her şeye rağmen ben birçok kez isteklerimi tekrarladımsa da o yıl içinde giyim eşyası cepheye ulaşmadı.[1]


Yine diğer bir alıntıda 20 Ekim'den beri askere ekmek de verilmemiştir diyor. Bu tür alıntılar çok hepsini okumak istiyorsanız kitabı alın okuyun.


Öte yandan kışın kar ve don sebebiyle askerler de iyi sikertilmiştir. 


Termometrenin eksi 55 dereceye düşmesi sonucu meydana gelen çok şiddetli don yüzünden 24. zırhlı kolordunun hareket edemez hale düşmesi taarruza devam etmenin doğru olup olmadığı sorununu çıkardı.[2]


Ana fikir kış tek başına bir sebep olmasa da Almanları sikertme konusunda büyük paya sahiptir. Hareket neredeyse durmuş Moskova'ya ilerleyiş gecikmiştir. Bununla beraber kayıplar artmış ve Sibirya'dan gelmekte olan ihtiyat Sovyet kuvvetleri zaman kazanmıştır. Askerlerin moralleri de düşmüş olsa gerek.


Peki Alman Genelkurmayı gerizekalı mıydı da kışı düşünmedi? Bu güzel soru sorulmaya değer. Cevabı ise basit, bunu düşündüler. Alman tarafı tarih biliyordu. Fakat onlar taarruzu yazın başlatıp(22 Haziran 41'de başladı) kış gelmeden Sovyetlerin kökünü kazıyacaklarını düşündüler. Kleist aktarıyor:


Uzayabilecek bir mücadeleye yönelik hazırlık yapılmamış, her şey tayin edici sonucun sonbahardan önce alınacağı fikri üstüne bina edilmişti.[3]


Öte yandan Sovyet endüstrisi ve ordusunun tam gücü ya dikkate alınmamış daha doğrusu hafife alınmış ya da buna yönelik istihbarat kısıtlıydı.


1941'deki hava olaylarının ve altyapı sorununun Alman ordusuna büyük darbe vurduğu açıktır. Böyle olmasa Almanlar Moskova'ya 5 Aralıktan önce varıp şehre ele geçirebilirlerdi. Bu ihtimal gerçekleşseydi savaşın seyri tamamen değişebilirdi.


2- Sovyetler mermi yerine insan atıyor. 


Bu iddianın da mit olduğu götveren komunistlerce uydurulmuştur fakat fazla bir şey değil bir vikipediye girip Alman ordusu ve Sovyet kayıplarını(ordunun toplam mevcudu değil zayiatlar) kıyaslamak zor değil(İngilizcesine bakın Türkçesine değil). Bunu da yapmıyorsanız siktirin gidin lan.


Halder'in günlüğünde yazanlar:


Rusya'yı küçümsedik; 200 tümen hesap etmiştik, lakin şimdi halihazırda 360 tümen teşhis ettik.[4]


Beklenilenin 1,5 katından fazlası 


Guderian Barbarossa Harekatı için başlangıçta elde 145 tümenin kaldığını söyler.[5]


Halder'in savaş öncesi Şubat ayında ortaya koyduğu sayılara göre Kızıl Ordu'nun Batı Rusya'da 155 tümeni bulunurken istilacı kuvvetin 121 tümen toplayabildiği görülüyor.(İlk aşamada elde mevcut olacak kuvvet daha düşüktü)[6]


Sayılarda tutarsızlık gözükebilir, bu durumda iki bilgiyi de doğru kabul edersek Guderian'ın dediği 145 tümenin tamamı kullanılmamış demektir ya da diğer bir yorumu yapabiliriz. Sayılar arasında ufak oynamalar maruz görülebilir. 


Her ne olursa olsun Alman tarafının sayıca az olduğu ve bu eksiği kapatamadığı fakat savaş sürecinde Sovyetler'in ezici bir sayısal üstünlüğe ulaştığı görülür.


Sovyetler tank sayısı bakımından da üstündü. "Güneyde karşımızda bulunan Budyonni'nin Ordular Grubu 2400 civarında tanka sahipti."[7]


Bu sıralarda yıllık tank yapımımız her tipten 1000 tankı ancak buluyordu. Düşmanlarımızın üretim rakamları karşısında bu çok küçük kalıyordu. Daha 1933 yılında ziyaret ettiğim bir tek Rus tank fabrikası günde 22 adet Christie-Russki tipi tank yapabiliyordu.[8]


İnternetten de tank sayılarını kıyaslayan kaynaklar bulabilirsiniz. Örneğin Hitler Mannerheim görüşmesinde Hitler 34000'den fazla tank imha ettiklerini belirtiyor.[9] Görüşme 1942 tarihli.


Dittmar Rusların müthiş sayı üstünlükleri nedeniyle Almanların sahip olmadığı hata yapma lüksüne sahip olduklarını belirtiyor.[12]


3- Sovyetler'in Teknik Üstünlüğü


Sovyetler'in üretim konusunun yanında tanklarının nitelik olarak da Alman tanklarından üstün olması savaşı etkileyen unsurlardandır. Özellikle T-34 tankları ilk sahaya çıktıkları vakit Almanlar için baya problem olmuştur. Tigerların gelmesiyle nitelik üstünlüğü Almanlara geçmiştir fakat Sovyetler'in tankları aynı zamanda üretimi ve onarımı basit tanklardır. Üretimi kolaydır daha fazla yapılabilir. Arıza çıktığında onarması da kolaydır. Üstelik tek tip tank kullanmışlardır. Oysa Alman tarafı birçok çeşitli tank kullanırken tanklarını üretmek ve onarmak zordur. Çeşitlilik sebebiyle yedek parçaların da ayrı ayrı üretilmesi gerekir.


Savaştan önce Almanya ve diğer ülkelerdeki genel kanı Rusların teknik kafa ve yeteneğe sahip olmadıklarıydı. Bu varsayımın doğru olmadığı tecrübeyle görüldü. Ruslar teknik meselelere karşı doğal bir yeteneğe sahiptiler. Hatta belki de Batılı halklardan daha fazla.[11]


4- Hitler salaktır, generallerini dinlese Rusları yenerdi şanlı Prusya generalleri


Bu da 2. Dünya Savaşı hakkında az bir şey okuyup Prusya hayranı olan göt ergenlerin ifadeleridir. Hitler muhtemelen onların anaları ve babalarını üst üste koysalar erişemeyecekleri bir zeka seviyesine sahiptir.


Sedan planını savunan Hitler'dir genelkurmayda o kadar muhalefete rağmen. Zırhlı birlikleri savunan ve destekleyen Hitler'dir. 41 sonunda ordunun Napolyon'un Grande Armee'si gibi dağılmasını engelleyen kararlılığıyla Hitler'dir. Kirpi savunma sistemini bulan ve Ruslara karşı kullanan da Hitler'dir. Student'in aktardıklarına göre Batı cephesinde paraşüt indirme birliklerinin operasyonlarını da planlayan Hitler'dir.


Alman ordusunun yaşadığı felaketlerin tümünden Hitler sorumlu tutulurken bütün başarılar ise Alman Genelkurmayı'nın hanesine yazıldı. Bu resim her ne kadar bir miktar doğruluk taşısa da gerçeği yansıtmamaktadır. Hitler hiç de ahmak bir stratejist değildi. Aksine fevkalade bir stratejistti ve böyle bir fevkaladeliğe eşlik etmeye meyilli olan tabii hatalardan muzdarip oldu.[10]


5- Hitler ve Generalleri Arasındaki Tansiyon ve Cephe-Genel Karargah Arası Uyumsuzluk


Evet Hitler ahmak değildi ama özellikle kara kuvvetleriyle arası hiç iyi değildi. Üstelik bu savaşın öncesine dayanıyor. Meseleler uzun o yüzden kısaca Hitler ve generalleri arasındaki güvensizliğin birçok konu da fikir ayrılığı oluşmasına zemin hazırladığını görmekteyiz. Bu fikir ayrılıkları savaşın sonunda kendini iyice belli etmiştir. Hitler generallere hiç özgürlük tanımamaya başlamış ve bütün yetkileri kendinde toplamıştır. Savaşın sonuna doğru artan hataları da işin daha kötüye götürmüştür. 


Cephedeki generaller ana karargahın cepheden kilometrelerce uzak yerde cephenin kaderini belirlemesini istemiyorlardı ve doğru da bulmuyorlardı. Çünkü cephedeki sorunları tam anlamıyla göremiyorlardı. 


Generaller geniş Rus topraklarının avantajını kullanarak geri çekilmeye yönelik strateji benimsemeyi ve esnek savunmayla Rusları durdurmayı istiyordu. Hitler ise toprak vermemeye kararlıydı. Sonuçta Hitler'in dediği oldu ve savaş kaybedildi fakat Hitler neden böyle istiyordu ve diğer türlü olsa sonuç ne olurdu? Hitler'in bu iradesinin tam sebebini ortaya koymak zor fakat 1941'deki Rus karşı taarruzu sonrasında orduda moraller yerle bir olmuş ve generaller karamsarlığa kapılmıştı. En kıdemli ve nüfuzlu olan Rundstedt saldırı başlangıç pozisyonuna yani Batı Polonya'ya kadar çekilmeyi istiyordu. Hitler ise hiçbir çekilme olmayacağını çetin savunma olacağı yönünde iradesini sürdürdü ve kirpi savunma sistemini hayata geçirdi. Bu kararlılık ve savunma sistemi Rusların da beceriksizliğiyle birleşince başarıyı getirdi. Hitler bu olaydan sonra generallerini daha çok dinlememeye başladı. Üstelik bir güç zehirlenmesi yaşadığı da söylenebilir. 6 haftada Fransa'yı bitirirken de generallerini dinlemediği için başarıya ulaşmıştı. Şu an dünyanın en güçlü adamıydı. Bu durumda savaşın geri kalanında da kendi bildiğini okuması oldukça normal.


Peki geri çekilme stratejisi uygulansa ne olurdu? Bunun cevabını Allah dışında kimse bilemez. Fakat 3. Harkov Savaşında bu strateji meyvelerini vermişti. Bir ihtimal Sovyetlerin Polonya civarında durdurulup ateşkes yapılması muhtemeldir.


6- 3 Cephede Savaş


3 cephede savaşırsanız kaybedersiniz bu kadar basit. İtalya ve Kuzey Afrika cephesi, Normandiya'dan sonra batı cephesi ve doğu cephesi. Ayrıca işgal edilen topraklardaki partizan hareketleri de can sıkmaya başlamıştı.


7- Götveren Japonların Sovyetlerle Savaşmaması


Götveren Japonlar Sovyetlerle savaşsa idi Ruslar 2 cepheyi idare etmek zorunda kalacaklardı. Üstelik geniş topraklarında ikmal oldukça problemli olurdu ama o götverenler Sovyetlerle saldırmazlık paktı imzaladı. Sonra ABD analarını sikti.


8- Hammadde Yetersizliği


Sovyetler'in ABD'nin İngiltere'nin inanılmaz kaynakları varken Almanlar buğday için Ukrayna'yı kullanıyordu. Yani kız yurdu gökten yağsa Almanlara bekçi yarra düşerdi. Bu söz tam anlamıyla karşılığını o zamanlar bulmuştu. Ayrıca Müttefikler tarafından ticari ablukaya alınmışlardı. Deniz kuvvetleri yeterince güçlü değildi.


9- Hava Kuvvetlerinin Etkisiz Kalması


Geniş Rus toprakları Batı Cephesinin tersine hava kuvvetlerine büyük sıkıntı çıkarıyordu. Uçakların menzilleri hava alanlarından cepheye kadar olan kısmı bazen karşılamıyordu. Savaşın devam ettiği süre boyunca Luftwaffe'nin güç kaybetmesi de Almanlar için ölümcül oldu. Blitzkrieg hava kuvvetine oldukça önem veren bir stratejiydi.


Genel olarak sebepler bunlar. Daha başka sebepler de vardır veya daha küçük etkili sebepler de vardır elbette. Aranızdan bazıları hep Alman generallerinden aktarma yapmışsın. Tabi ki Rusları beceriksiz gösterecekler diyebilir. Güzel bir itiraz fakat alıntı yaptığım kaynakların önemli kısmını oluşturan Hitler'in Generalleri Konuşuyor adlı kitabı yazan bir İngiliz askerdir. Önsözünde tanıklıkları diğer kaynaklardan karşılaştırdığını belirtmiştir. Buna karşı da savaş sonrası batı ve Sovyetler düşmandı. Tabi ki batılı bir yazar Sovyetleri kötü gösterecek diyebilirsiniz. Buna karşı diyecek bir şeyim yok. Bu kadar şüpheciyseniz kendi anne babanızın öz anne babanız olup olmadığını sorgulayarak işe başlayabilirsiniz. Sonuçta doğum anınızı hatırlamıyorsunuz. 


Okumak için öneriler:


Bir Askerin Anıları - Heinz Guderian

Hitler'in Generalleri Konuşuyor - Liddell Hart

Kayıp Zaferler - Erich von Manstein(bulabilirseniz)

Bilinmeyen Hitler - Aytunç Altındal

Savaş Günlükleri 1939-1943 - Galeazzo Ciano


[1] Bir Askerin Anıları sayfa 282

[2] Bir Askerin Anıları sayfa 311

[3] Hitler'in Generalleri Konuşuyor sayfa 292

[4] Hitler'in Generalleri Konuşuyor sayfa 295

[5] Bir Askerin Anıları sayfa 189

[6] Hitler'in Generalleri Konuşuyor sayfa 295

[7] Hitler'in Generalleri Konuşuyor sayfa 296

[8] Bir Askerin Anıları sayfa 180

[9] https://wwturkiye.org/hitlerin-gayri-resmi-bir-konusmadaki-tek-ses-kaydi%E2%80%8A-%E2%80%8A1942-tarihli-mannerheim-gorusmesi/

[10] Hitler'in Generalleri Konuşuyor sayfa 27

[11]  Hitler'in Generalleri Konuşuyor sayfa 372

[12]  Hitler'in Generalleri Konuşuyor sayfa 375

7 Ağustos 2019 Çarşamba

B Tipi Zaman ve Özgür İrade Uyuşur mu?

 Zamanın B teorisiyle ilgili yaygın fikirlerden biri eğer b teori gerçekse özgür iradenin olmayacağıdır. B teorisinde değişim yoktur. Olaylar zincirinin her anı bölünmüştür, farklı bir dünya şeklinde vardırlar. Her an ezelden beri vardır değişmezler bir süreç içine girmezler. Buna rağmen bir olayın öncesi ve sonrası da vardır. Daha doğrusu önce olan olay aslında diğerinin sebebidir. Nedensellik eş zamanlı olarak vardır ve değişim olmamasına rağmen bir dünya diğerinin sebebidir. Bu nedenselliğin zamana şartlı bir olgu olmamasından ötürüdür. Ezeli olarak olan iki varlıktan biri diğerinin sebebi olabilir. Bu iki varlığın sebep olanı olmasaydı diğeri de olmayacaktı ancak sebep olan yapısı gereği sonucu ortaya koyuyorsa sonucun da sebep gibi ezeli olması mümkündür. Bu sebeple b teorisinin dayandığı bu kısım sağlamdır ancak b teorisinin eleştirilecek çok şeyi var. Bu yazının konusu bu değil. Özgür iradenin b tipi zaman modelinde var olup olamayacağı bu yazının konusu. Özgür iradeyi iki farklı seçenek arasından birini seçebilme kabiliyeti olarak tanımlarsak normal determinist sistemlerden farklı olarak sonuç tam olarak belli olan bir şey olmayacaktır. B tipi zaman modeli eş zamanlılığı gerektirdiği ve değişim olmadığı için özgür iradeyle bağdaşmıyor gibi görünmektedir. Ancak özgür iradenin gerçekleşmesi için bir süreç ve karar alma(sonradan alma yani değişim) zorunlu bir şart olmamaktadır. Özgür iradeyi sadece farklı alternatifler arasından seçim yapabilen ve indeterminist olan bir şey olarak görüyorsak ezeli ve değişmez olan bir varlığın ezelden beri bir karar almış olarak var olmasında da bir problem yoktur. Bu mantıken olanaklıdır. İnsanlar için bir akıl yürütme belki sebepleri ağır bastırma ve buna göre karar alma süreci geçerli olsa da irade bu süreci zorunlu olarak gerektirmez. Ezeli bir varlık değişmeyen yapısıyla bir karar almış olabilir ve onun gerektirdiği sonuç da ezeli olarak var olacaktır. Ve bu varlık ezelden beri başka bir karar almış da olabilirdi. Bunun sonucu olarak sonuç da farklı olacaktı. İradenin gerektirdiği farklı ihtimalin potansiyel varlığı ve tek tip sonucun gerçekleşmeme olasılığı korunmuş olurdu. Bu yüzden b tipi zamanda da özgür irade gerçek olabilir. İnsanlar açısından olaya baktığımızda karar alma süreci, karardan dönme gibi şeyler de olduğu için daha karışık görünmektedir. Aslında hiçbir farkı yoktur tamamen aynıdır. Bir insanın karar alma sürecini b tipi zamanda modellersek her dünya ezelden beri vardır ve birbirini etkiler. İnsan bir dünyada kararsızken diğerinde karar alma anı gerçekleşmiştir. Bu an ezelidir ve değişmezdir. Yukarıda dediğim gibi ezeli bir benlik özgür iradesiyle karar alabiliyorken insan için de geçerlidir. Çünkü insan da aslında değişmemiştir. Onun karar aldığı an ezelden beri vardır ve sebep dünyaları da ezelidir. Bu durumda insan benliği ezelden beri bir karar vermiş olabilir. İnsanın karar verdiği an da kararına sebep olan şeyler de ezelden beri vardır. Dolayısıyla hiçbir değişim olmadan böyle bir şey olabilir. İnsan kendi hafızasında karar almadığı anı da hatırlayıp(hem de ezeli olmasına rağmen)değişimin olduğuna inanabilir ancak bu epistemolojik bir sorundur. Zaten b tipi zaman da insanın illüzyon içinde olduğuna inanır. Yine de b tipi zaman yarrakım gibi bir teori.

24 Temmuz 2019 Çarşamba

7 Nisan 1836 Tarihli Türkiye Topraklarındaki Ekonominin Kısa Özeti

 Paranın ayarının bozulması artık son haddine gelmiştir. Daha on iki sene önce bir İspanyol taler'i 7 kuruştu, şimdi 21 kuruşa alınıyor. O zamanlar 100.000 taler serveti olan bugün ancak 33.000 taleri olduğunu görmektedir. Bu bela her memleketten ziyade Türkiye'de büyüktür, çünkü burada toprağa pek az sermaye yatırılmaktadır ve servet çok defa paradan ibarettir. Avrupa'nın medeni memleketlerinde servet, kıymetli metaların herhangi gerçek bir üretiminden doğar, servetini bu yolda elde eden adam aynı zamanda devletin servetini de artırır, para ise sadece onun sahip olduğu mallar için bir ifade vasıtasından ibarettir. Türkiye'de ise para, malın kendisidir, servet de esasen mevcut olan para miktarının tesadüfi olarak şu ya da bu fertte toplanmasından ibarettir. Çok yüksek olan yüzde 20 nizami faiz, sermayelerin büyük faaliyeti için bir delil olmaktan çok uzaktır. Bu, sadece parayı elden çıkarmanın bağlı olduğu tehlikeyi ispat eder. Burada bütün zenginliklerin esas şartı onu kurtarabilmektir. Reaya, bir fabrika, bir değirmen ya da bir çiftlik kurmaktansa 100.000 kuruşa bir mücevher satın almayı tercih eder. Hiçbir yerde buradakinden fazla süs eşyası merakı yoktur ve zengin ailelerde çocukların bile taşıdıkları mücevherler memleketin fakirliği için parlak bir delildir.


Helmuth von Moltke


Beyoğlu, 7 Nisan 1836


Moltke'nin Türkiye Mektuplarından sayfa 61

Kısa Bir Mantıksal Pozitivizm İncelemesi



Mantıksal pozitivizm, 1920'li yılların başlarında Viyana Çevresi denen Avrupalı bir grup tarafından ortaya konan ve 1936 tarihli Language, Truth and Logic eseriyle İngilizce konuşulan dünyada A. J. Ayer tarafından popülerleştirilen bir felsefeydi. Mantıksal pozitivistlere göre, yalnızca duyu deneyimi veya biçimleri nedeniyle ve kullanılan kelimelerin anlamıyla doğrulanabilen ifadeler anlamlıydı.

... Anlamlı ifadeler yalnızca bilim, mantık veya matematikte kullanılanlardı. Metafizik, din, estetik ve etikteki ifadeler genel anlamıyla anlamsızdı; çünkü deneysel yöntemlerle doğrulanamazlardı. Ne geçerli ne de geçersizdiler. Ayer, ateist olmanın da teist olmak kadar saçma olduğunu söylüyordu, çünkü "Tanrı vardır" ifadesinin bir anlamı yoktu.[1]


Mantıksal pozitivizme karşı getirilen bir sürü eleştiri vardır. Bunlardan biri de bu felsefenin kendisini çürüttüğüdür. Algılarımız ötesi anlamsızdır. Dolayısıyla metafizik önermeler de anlamsızdır. Ancak sadece duyularımın algılayabildiği şeyler anlamlıdır ifadesi de duyularla algılanamayan ve mantıksal pozitivizmin temelini oluşturan kriterin dışında kalan bir ifadedir. William Lane Craig, bu düşüncenin bilimcilik versiyonunu şu videoda eleştirmiştir. Bilimcilik ve mantıksal pozitivizm hemen hemen aynıdır. Biri bugün yeni ateistler tarafından kullanılır ve yeni ateistler pozitivistlerin aksine duyuların kapsamının dışındaki şeylere anlamsız demezler yanlıştır veya yoktur derler.


https://www.youtube.com/watch?v=9-xdFPIzK60


Bu eleştiri başta mantıklı gözükür. Gerçekten de kendisini çürüten bir görüştür pozitivizm. Bu arada belirtmek gerekir ki mantıksal pozitivizm(mp) epistemik bir görüştür. Bu felsefeye epistemoloji temelli bir sürü eleştiri yapılabilir. Ben burda diğer tüm eleştirileri dışlayıp sadece bu görüşün kendisini çürütüp çürütmediğine bakıyorum. Yazı da bu eleştiri dışındakileri doğru varsayıp hareket etmektedir. Biraz derine inip bu ilk bakışta doğru gözüken eleştiri gerçekten haklı mıdır? Öncelikle mp algılar, mantıksal, matematiksel ifadeler dışındaki ifadelerin anlamsız olduğunu söyler. Mantık ve matematik ifadeleri ise lüzumsuz tekrarlardan ibarettir, yani kendi içlerinde doğru ve dünyayla ilgili hiçbir gerçeği ifade etmeyen sembolleri kullanma şekillerinden ibarettir. Mantık ve matematik ifadeleri dış dünyayla ilgili bir şey söylemiyor. Bu yüzden dünyayla ilgili bilgileri sadece algılarımızdan alırız. Dolayısıyla algılarımız dışındaki şeyler anlamsızdır ifadesinin algılarımızın kapsamı olup olmadığı önemlidir. Bu ifadenin mantıksal veya matematiksel bir ifade olmadığı açıktır. Algılarımız dışındakiler anlamsızdır ifadesi aslında iki cümleyle anlaşılabilir:


1-Algıladıklarımız şeyler gerçektir ve doğruyu ifade eder.

2-Algılamadıklarımız şeyler anlamsızdır


1. cümlenin doğru olması için algılarımızın doğru çalışması gerekir ve algılanacak şeylerin varlığı gerekir. Peki algılarımızın doğru olup olmamasını nasıl bilebiliriz? Daha doğrusu algılarımız doğrudur ifadesi algılarımızın kapsamında görülebilecek ölçülebilecek bir şey midir? Algılar bir nesnenin içeriğini algılar onun hakkında bilgi sağlar. Algılar algı mekanizmasının doğruluğu hakkında bilgi veremez. Algı mekanizması kendisini ve sağladığı bilgilerin doğruluğunu algılayamaz çünkü. Yani 1. cümle aslında bilimsel ve matematiksel bir cümle değildir. Mantıksal olarak bakıldığında da doğru olmayan bir ifadedir. Mp'nin mantık ifadeleri hakkında lüzumsuz tekrar olduğu göz önünde bulundurulunca çelişmezlik veya özdeşlik gibi bir ifade olmadığı için bu ifade mantıken de doğru değildir.


2. cümle ise algılar dışında kalan yani tümüyle metafiziksel veya ahlaki olabilecek şeyler hakkında varılan bir yargıdır. Bu yargıya varma yolu ise algılardan geçer. Yani mpler algılarımız dışındakiler anlamsızdır derken bu şeyler için böyle demelerinin sebebi onları algılayamamaları. Bir çeşit akıl yürütme değil. Algıların dışında kalan şeyler hakkında varılan bu yargının metodolojisi ise algılardan geçiyor. Yani mp algıların kapsamadığı bir konu hakkında algılar üzerinden yargıya varıyor. Bu cümle de ilk cümlenin takıldığı kısma takılıyor. Algılayamadığım şeyler anlamsızdır derken sadece algıyı ön planda tutuyor ve diğer bilgi edinme yollarının olmadığını söylüyor. Aslında bilimsel bilgi dışında bilgilerin olmadığını söylüyor. Ancak bu da bilimsel bir ifade değildir. O yüzden mp gerçekten de kendini çürüten bir görüştür. Ancak bunun kısaca mp bilimsel bilgi dışındaki bilgilerin anlamsız olduğunu söyler ve bu ifade de bilimsel değildir şeklinde söylenmesi kafalardaki tüm soru işaretlerini gidermeyebilir. Benim bu yazıyı yazma amacım da budur.


Temel bir açıklama yapacak olursak bu mp sadece duyulara dayalı bilginin anlamlı olacağını söylemektedir. Ancak duyulara dayalı olmayan şeyler hakkında vardığı yargı algılar üzerindendir. Algıların dışında kalan bilgi edinme yöntemlerini reddettiği için hem hatalı hem de kendisiyle çelişen bir görüştür. Çünkü algılara dayalı olmayan bilgi edinme yöntemlerinin olmadığı iddiası bilimsel değildir. Mp'nin modern versiyonu yeni ateizm ve bilimcilik sürümü ise daha çok ontolojiktir ve epistemik değil ve başa çıkması çok daha kolaydır. Onlar bilinemez demez yoktur derler.


[1]:Antony Flew, Yanılmışım Tanrı Varmış, Çev: Hasan Kaya-Zeynep Ertan, 10.Baskı, s9, Profil Kitap